Bir Sohbet Oluşturmak… Ve Sohbet İçinde Kalabilmek (1)

"Ben çocuğuma şöyle diyorum, babası böyle diyor; ne yapacağımı şaşırdım, ne diyeyim bu çocuğa?"

İlgi çekici bir başlık; ama anlatması çok zor.

Birçok anne ya da baba bana çocuklarıyla ilgili sorular soruyorlar. Örnek; “Ben çocuğuma şöyle diyorum, babası böyle diyor; ne yapacağımı şaşırdım, ne diyeyim bu çocuğa?”

Başka bir örnek: “Evde büyükanne – ya da büyükbaba – var; onlar bizim davrandığımız gibi davranmıyorlar. Çocuk neye göre davranacağını şaşırdı. Şimdi ben bu çocuğa ne diyeyim?”

Bazen sorun evin dışından kaynaklanıyor: “Biz anababası olarak çocuğumuzu insan ilişkilerine saygılı, nezaketli, değerler bilinci içinde yetiştiriyoruz, ama okuldaki öğretmeni sınıfta diğer öğrencilere bağırıyor, çocuklar birbirlerine küfrediyor. Çocuk afallamış durumda. Ne yapacağımızı şaşırdık. Çocuğumuzla nasıl konuşalım?”

Ne zaman bana bir anne ya da baba çocuğuyla ilgili bir sorun anlatsa ve “ne yapacağımı şaşırdım, ne diyeceğimi bilemiyorum, bana yardım eder misiniz?” diye sorsa, düşünüyorum, taşınıyorum ve sonunda şuna benzer bir şey söylemek en gerçekçi görünüyor: “Çocuğunuzla bir sohbet oluşturun ve sohbet içinde kalın.”

Tabii bu söz onlara hemen hemen hiçbir şey ifade etmiyor. Yüzüme anlamamış boş gözlerle bakıyorlar.

Onlara hak veriyorum; gerçekten aşina olmadıkları bir kavramdan söz ediyorum. Bu yazımın amacı sohbet oluşturmak ve sohbet içinde kalmak kavramını irdelemektir.

Sohbet nedir?

Sohbet oluşturmayı anlamak için önce oluşturulacak olan şeyin ne olduğunu anlamamız gerekir.

Sohbet nedir?

Bana göre sohbet iki zihnin dansıdır.

Yazdıktan sonra bunun tek boyutlu ve sığ olduğunu düşündüm. Aslında sohbet hem zihinlerin hem de gönüllerin işin içinde olduğu bir danstır.

Zihinlerin ve gönüllerin dansı ne demek? Biliyorum bu da pek açıklayıcı değil.

Çok basit ve her gün yaşadığımız süreçleri anlatmak gerçekten ne kadar zor.

Sohbet, iki insanın fenomen dünyalarını olduğu gibi yargılamadan paylaşma sürecidir.

Güya sohbetin tanımını yaptık. Şimdi “fenomen dünyası” kavramıyla ve de “yargılamadan paylaşma” süreciyle karşı karşıya kaldık.

Şimdi lütfen sabredin, derin bir nefes alın ve işin başından başlayalım.

Bir varmış bir yokmuş….

Fenomen dünyası: Olay ve olaya verdiğimiz anlam iki farklı şeydir

İkimizde aynı bardağa baktık; birimiz yarısı dolu, diğeri yarısı boş bir bardak gördü.

İkimizde aynı küçük kıza baktık; birimiz yüzü kirli ve sümüklü, diğerimiz gözlerinde yaşam ışıltısı olan bir kız gördü.

İkimizde aynı şekle baktık; birimiz birbirine bakan iki kişi, diğerimiz bir vazo gördü.

İnsanlar aynı şeye bakarak farklı şeyler görüyorlar. Bunun biraz ilginç öyküsünü yakın bir arkadaşım anlattı. San Francisco’ya gittiğinde CANIKOM adlı kedisinin ismini arabasının plakasına yazdırmış. Arabayı bir yıl o plakayla kullanmış. Bir gün tüm dünyası tepesine yıkılmış, çok ama çok utanmış.

Niçin?

Anlatayım. Kırmızı ışıkta dururken yandaki arabadan genç bir adam, “Hey Bayan, benden niye izin alma gereği duyuyorsun?” diye sormuş. “Senden ne izni istiyorum ki?” diye yanıtlayınca, “‘Gelebilir miyim?’ diye niye soruyorsun?” demiş. Ve ancak işte o zaman Türkçe kedi ismi olan CANIKOM birden bire İngilizce “CAN I COME?” dizesine dönüşmüş. Telaşla evine giden kadın arkadaşım hemen kendi elleriyle arabanın plakasını sökmüş ve ertesi gün yeni bir plaka için başvuru yapmış ve yeni plaka gelinceye kadar arabasını kullanmamış.

Bütün bu örneklerle neyi anlatmayı çalışıyorum? “Olay” ve “olayın anlamı”nın farklı iki şey olduğunu.

Olay duyu organlarının alabildiği enerji karmaşasıdır. Bardaktaki suyun görüntüsü, küçük kızın yüzü, baktığımız şekil, arabanın plakasındaki yazı birer “olay”dır.

Olayın algılanıp yorumlanmasıyla “anlam” oluşur. Bir olayın biri tarafından algılanıp, yorumlanıp, bilincinde anlamlandırılmış durumuna “fenomen” denir. Bir tek olay vardır ama her algılayana göre farklı fenomenler oluşur. Yarısı boş bardak gören de haklıdır, dolu gören de. Farklılık hangi zeminden baktıklarındadır. (Keşkesiz Bir Yaşam İçin İletişim adlı kitabımda bu konuyu anlatıyorum.)

Olaylara hangi zeminden bakacağımızı küçükten itibaren içinde büyüdüğümüz ortamda öğreniriz.

Otobüsle Bursa’ya gideceğimi biletimi internetten kendim aldım. Adımı soyadımı belirttikten sonra sistem, “erkek” ya da “kadın” olduğumu da soruyor ve koltuk numaraları verirken bunu dikkate alıyor. Biletimi kredi kartıyla ödeyerek önceden ayırttım ve seyahat günü Etiler’deki ofisten biletimi alarak şirketin servisine bindim. Minibüsün ön kısmındaki yere bavulumu koyduktan sonra oturmak istedim; bir bayan iki kişilik bir koltuğa oturmuş ve yanına çantasını koymuş. Benden önce binen erkekler kadının çantasını görüp bir şey demeden minibüsün arkasındaki kısımlara geçtiler. Arkaya geçmek kolay değildi. Ben o koltuğun önünde durdum, kadına baktım, kadın hiç beni görmez durumlarda. “Zahmet edip çantanızı alırsanız, ben de oturabilirim!” dedim. Çantasını isteksiz bir şekilde alırken, “Arkada oturacak boş yer vardı,” dedi.

Durumu hemen anladım.

Bu otobüs şirketinin temsil ettiği bir kültür alt yapısı içinde olaya bakıyordu. Onun gözüyle bakınca, o bir kadındı, ben bir erkektim ve “münasip olan” onun yanına bir kadının oturmasıydı. Nitekim bilet alırken bana cinsiyetimi belirtmemi o nedenle istemişlerdi.

Benim gözümle bakınca, o bir insandı, ben bir insandım ve “münasip olan” en yakın ve kolay olan boş koltuğa oturmamdı.

O bana “erkek” olarak bakıyordu, ben ona “insan” olarak bakıyordum.

Hangimiz haklıydı?

İkimiz de haklıydık. Hangi kültürün, hangi uygarlığın gözüyle baktığına göre “olay” farklı bir “anlam” kazanıyordu.

Çocuk kedi ya da köpekle ilk karşılaştığı zaman onlardan korkmaz. Ama onun yanındaki bir büyük, aman dikkat et köpek ısırır ondan uzak dur, derse korkmayı, ay ne tatlı şeker şey haydi gel sevelim, derse sevmeyi öğrenir. Ve çocuğun sevmeyi öğrenmesi ya da korkması için güçlü bir deneyim yeter. Yalan söylenen bir ortamda büyüyen çocuk yalan söylemeyi yaşamın doğal bir parçası olarak görmeyi öğrenir.

Kadını insan olarak gören bir ortamda büyüyen kişi ile kadın ve erkeğin sürekli ayrı tutulduğu bir ortamda büyüyen kişi o boş koltuğu farklı görür. (Ben kadın ve erkeğin ayrı tutulduğu bir ortamda büyüdükten sonra uzun yıllar -yirmi beş yıl- yurt dışında kadın ve erkeğin ayırt edilmediği bir üniversite ortamında bulundum. Nice deneyimlerden -“hatalar,” “tökezlemeler,” “ayıplar”dan sonra yavaş yavaş kadına “insan” gözüyle bakmasını öğrendim. Ve şimdi yeniden kadın ve erkeğin iki ayrı yaratık olduğunu hatırlamaya, yeniden öğrenmeye çalışıyorum.)

Gelişmiş olgun insan olayla o olayın anlamının aynı şey olmadığını bilir.

Gerçekten bu ölçüt, yani olayla olayın anlamının aynı şey olmadığını bilmek, benim insanların ne kadar olgun olduğunu anlamamda kullandığım en temel ölçüttür. Ve sohbet oluşturabilmek için olgun bir insan olmak gerekir. Daha açık bir ifadeyle, birinin sohbet oluşturabilmesi için, bir olayla o olaya verilen anlamın aynı şey olmadığını bilmek bir önkoşuldur.

Önümüzdeki yazıda, “Kime olgun insan denir? Olgun insanın farkındalıkları nelerdir?” konusunu ele alarak, Bir Sohbet Oluşturmak ve Sohbet İçinde Kalabilmek yazı dizisine devam edeceğim.

Doğan Cüceloğlu (10/03/2007)

Yorumlarınızı Paylaşın

GÖNDER

0 Yorum

  1. Henüz yorum yapılmamış.

İlgili kitaplar

Güncel Video

Çaresizlikten nasıl kurtuluruz?

‘İyimser’ ve ‘kötümser’ olmak arasındaki fark nedir? Çaresiz mi doğuyoruz? Neden depresyona giriyoruz?