Bir Evlilik Öyküsü

“Biz bir anda iki sevgili olduk dört bin sekiz yüz mil uzaklıkta.”

Bana gelen mektuplar çoğu kere gerçek yaşam öyküleri. Bu öyküleri paylaşarak sizin farkındalık dünyanıza katkıda bulunmak istiyorum. Şimdi evlenerek Pakistan’a gitmiş bir Türk kadınının öyküsünü kendisinden izin alarak paylaşıyorum.

Şöyle bir mektup aldım:

Sayın Saygıdeğer Doğan Bey,

Sizinle,”İçimizdeki Çocuk” kitabınızla tanıştım. Bunu, “İnsan İnsana”, “İyi Düşün, Doğru Karar Ver” izledi. Son olarak da yaşadığım, Karachi şehrinde sizin “Savaşçı” kitabınızı, buradaki Türk Konsolosluğumuzdan çok güzel bir şans eseri olarak buldum. Büyük bir zevkle hatta önceki kitaplarınızdan daha da büyük bir coşkuyla okuyor, altlarını çiziyor, tekrarlarını İngilizceleştirerek kendime geri dönüş veriyorum.

Bu derece zaman vermemin nedenleri çok, ama, listemin birinci sırasında içinde yaşadığım ortamın sosyo-kültürel yapısından kaynaklı çatışmalar, buradaki bireylerin insana adeta, “Ben sizden farklıyım çünkü uzaylıyım,” izlenimi vermesi, toplum içi şiddet dilinin bireye kadar indirgenmesi, bu çevredeki uygulamalar ve evliliğimde artık gerçekten ne istediğimin bilincine varmam size yazma konusunda beni cesaretlendirdi.

Benim bu açıklamalarım değerli sitenizi merakla izleyen dostlarınıza, dostlarıma bir tekrar olacaktır, çünkü tüm kitaplarınızın içeriğinde olanlar bunlar. Ancak, bir farkla. İşte bu benim hikayem! Asya kültürünü tanıdım yaşadıklarımın derinliğinden dolayı ve çatışmalarımın çok olmasından dolayı. Merak eden dostlar var ise; iletmeye hazırım. İyi günün sonundaki dostluklara…

Herkese sevgi ve saygılarımla. (İsim Soyadı)

Aşağıdaki yanıtı verdim:

Sizin farkına vardığınız şeyler, birçok insan için önemli kazanımlar olabilir. Yazmanız hem sizi hem de diğer insanları zenginleştirir.

Sevgiler,

Doğan Cüceloğlu

Aşağıdaki yanıt geldi:

Değerli insan dostu Sayın Doğan Cüceloğlu,

Hayatımın son 7 yılında bu Asya ülkesinde ne öğrendiğimi yazmaya başlıyorum:

Benim karakterim her zaman statüsü ne olursa olsun, kültürü ne olursa olsun insanlara değer vermekle geçti kırk bir yaşıma kadar. Çünkü ben insanlarla iletişimi seven, onlarla iletişmeyi seven bir yapıya sahibim. Kendini sadece akademik kültüre hapseden ve çevresini onunla sınırlayan biri değilim. Ama başıma bunun bir gün çorap örebileceğini, hayatın özgürlüklerimi elimden alabileceğini asla düşünmemiştim. Bir de bunun benim özgürlüğümden uzanıp daha da ilerilere gideceğini ve şu an beş buçuk yaşında olan oğlumu içine alacağını düşünmek ışık ötesi gibi bir düşünce idi ve aklımın ucundan zerre kadar geçmedi.

Hayatımda yaptığım iki evlilik var. Birincisi, kendi sıra arkadaşım, Marmara Üniversiteli (isim soyadı). Ben ve o İngilizce öğretmeniyiz. Bu evliliğimden bugün yirmi yaşında olan, bir kızım var. O şimdilerde Dil-Tarih Coğrafyalı ve bir yılı hazırlık olmak üzere, bu sene üçüncü yılını geride bıraktı. Evlatlarımı çok seviyorum, onlar için hayatımın sonuna kadar hep iyi rehber kalabilmeyi istiyorum. Kızım bugün değerlerine, bilgisine inandığım çok güzel bir dünya vatandaşı. Kitap kurdu. Kitapçılar resmen ikinci evi. Asla doyuma ulaşamıyor kaç kitap okursa okusun. Kitapçıların tüm raflarını çantasına doldursanız, doymaz. Kızımı yetiştirirken tabii ki Türkiye’deydim. Onunla hem anne, hem arkadaş hem de okulunda öğretmeni olabildim. O da bunları pek güzel yerli yerince ayırt edebildi. Çünkü ona insan ve olay analizleri sundum. Seçenekler yaptım önüne koydum, bir zaman sonra o seçmeye başladı doğruları.

Kızıma rehberlik yapma şansım vardı çünkü mesleğimi yaptığım ortamım, özgür adımlar atabileceğim, çekirdek bir ailem vardı. Ben, annem ve babam. Annemle babam her zaman kızımın yönlendirilmesinde benim konuştuğum dili konuşmaya çalıştılar. Kızım annesini rol modeli ve arkadaş olarak çok ciddiye aldı. Sonuçta paylaştığımız her konuyu büyük dikkatle dinledi, sağduyulu yorumlar yaptı ve bugünkü güzel, genç, yetişkin genç insan oldu.

Gelelim hayatımın yenilerine, sizin de “Savaşçı” da ifade ettiğiniz gibi keskin dostlarıma, yani acısından dolayı beni canımdan bezdirip uyandıran gerçeklere. Yani, uyandığımda gördüğüm elimden nasıl da alınmış diye hayretler içinde kaldığım “özgürlüklerime”.

“Pakistanlı ile evlenerek Pakistan’da yaşarsan…” diyen psikolog arkadaşımın kulakları çınlasın. Güzel, güzel aşkım mesleğim, İngilizce öğretmenliğimi yaparken eşimle internette tanıştım. Üsluplu chatlerimiz vardı ve bir kereden sonrada kesmedim konuşmalarımızı. Ben onunla konuşurken, hep yüreğim cız ederdi Pakistan’ı düşündükçe. Halkının refahının gariban oluşu hep beni kendine esir eder dururdu. Eşimi de böyle bir ülkenin vatandaşı olduğu için, insani duygularla hep rahatlatmaya çalıştım. Bu arada Pakistan tarihi ve coğrafyasını daha çok okudum ki paylaşımlarımız çoğalsın diye. Ama durum farklılaştı ve biz bir anda iki sevgili olduk dört bin sekiz yüz mil uzaklıkta.

İlk anda acayip olan bir şey daha vardı aramızda. O da benim on bir yaş büyük oluşum. Ben hayatı aşırı ciddiye alan, mükemmeliyetçi insan bir anda kendimi bu denli sadeliğe nasıl da itmiştim. Önce resimler, gitgide büyüyen internet buluşmaları yetmemeye başlamıştı artık. Fiziksel buluşma gerekliydi artık, meraklar son bulmalıydı. 2001 yılının sömestr tatilinde Karachi’yi ziyaret etme fikri beynimde oluştu. Eşime bundan söz ettiğimde buruk mutluluk duydu. Sevinci bu kadar uzaktan ona değer veren arkadaşının gelecek olmasıydı. Çekindiği ise uzun aylar bir türlü açık ve dürüst olarak ifade edemediği kalabalık aile olmanın öyküsüydü bu. Sadece, birkaç kardeş olarak algılatmıştı kendini bana. Doğrusu, benimde itirazım olmazdı ne kocaman bir aile oldukları konusunda.

Bana, bir gün e-mail atarak çok utandığını ama itiraf etmek durumunda olduğunu bildirdi. Yazdığına göre tam on kardeştiler. Onun rahatsızlığını anladım ve evlerine telefon açtım. Onu rahatlatmaktı amacım. Evden kaçmıştı. Kız kardeşi ile konuştum. Ona durumu anlattım ve bundan utanılacak bir şey olmadığını hatta ve hatta bu kadar çocuğu dünyaya getirmiş bir anneyi kutlamak gerektiğini de söyledim. Kız kardeşine, “Lütfen telefon aç, geri gelsin” dedim. O da gülümsedi.

Evet, Sayın Cüceloğlu yukarıda bahsettiğim “özgürlüğümü” nasıl da ucuza satmaya başladığım anlar. Evlenene kadar bu hoşgörüm hep devam etti. Asla suistimal edileceğim, kendileri için taviz olacağını hiç düşünmediğim ödünler benim tüm özgürlüklerimi elimden bir güzel aldı. Hindistan-Pakistan tarihini bile bile kendimi güzel bir tuzağa düşürdüm. Aslında, acıma hissim ve eşime sevgi sandığım o duygu beni kör etmişti.

Poligamik bir evin, geleneksel kültürlü otoriter bir evin insanın özgürlüğüne ne kadar ağır darbeleri vardır bilir misiniz? Evin içinde annenin, ev dışının hicaplarında evin babasının ve yardımcısı en güvenilir o ikinci adamın sizi ne kadar ufaltıp, un ufak edebileceğini bilir misiniz?

İste, o ikinci adam yani eşim… Sonuçta, size ve çocuğunuza ait kararlar bu mercilerce verilirse, sizin evli olduğunuz kişiyle ilgili her türlü konunuz yığınsal bir kalabalıkta konuşulur, evliliğin “özel” olduğu imajı ortadan kaldırılırsa, kırgın insanlar oluşmaz mı?

Bir de şiddetin her türlüsü hem ev içinde hem de evin dışındaki toplumda. O kadar benimsenmişlik var ki “şiddet” olgusuna karşı. Kaç kez dayak yedim hatırlamıyorum. Sözel hakaretler ses yüksekliğinin ötesinde.

Ailedeki hanımlar hep bunun neşesinde. Sebep, ne mi? Ben bir yabancıyım. Oğullarına, ağabeylerine hiç yakışır mıyım? Evin ikinci erkeği demek, saygı demek. Kimse onun yanlış olduğunu gösteremez. Benim de merakım bu değildi zaten. Sadece, rahat bırakılmak, oğlumun aldığı -pardon alamadığı- terbiye ve değeri düzeltmekti amacım. Oysa oğlumun algıladığı bu konumda,”Bu anne yabancı. Dilimiz de tutmuyor. Bu kadın yoksa hiçbir şey bilmiyor mu?”

Tanrım bana güzel iki evlat vermişken, ben ikincisine kendim özgür olamadığım için özgürlük, özgüven veremiyorum. Rol modelleri var onun. Baba ve amcalar. Ceza verdikleri anlar “korku, şiddet” içerikli. Bir de evin kadınları, yani o iki hala ve babaanne tehdit ve tokat veya dövme alışkanlığında. Zamanında hakir görmediğim insanlar, hoşgörüyle baktığım insanlar beni nasıl da hiçe saydılar.

Şu an “boşanma” ve “çocuk velayeti” var Pakistan City Courtlarında (kent mahkemeleri). Uyandım ama çok da ruhsal enerji kaybına uğradım. Avukatım da var, davamı kazanacak güçlerim ve belgelerim. İnşallah 9 Temmuz’da ilk duruşmam var.

Sayın Cüceloğlu yoruldum şimdilik diyerek nokta koyuyorum. Lütfen, e-mailimi okuduktan sonra bana soru sorarak daha da aktarım yapmamı sağlayın.

Dostluğunuz hiç bitmesin, insanlığımıza olsun hediyemiz.

Kocaman Saygılarımla,

(İsim soyadı)

Bu mektubu okuyunca kısaca kendine yazdım:

……. Hanım,

Şu an Seatle’da kızımın yanındayım. Mektubunuzu okudum içim yandı, yeniden okuyup size yazacağım. Bana yazdığınız için memnunum. Rahat bir zamanda size yazacağım.

Selamlar, sevgiler

Şu yanıtı aldım:

Sayın Değerli İnsanlık Dostu Doğan Beyefendi,

Yazdığınız için teşekkürler; yazınız acımı azaltıyor.

Burada yasal olarak özgürlük savaşımı kendim ve oğlum için verirken, sizin enerjileriniz zihinsel enerjime pozitif katkı sağlıyor. Dostluğunuzu kitaplarınızdan tanıdım, sevdim ama aklımın ucundan geçmemiş bir buluşma içinse size ne kadar teşekkür etsem azdır.

Neşenize ve ruhunuza iyi bakın saygıdeğer Sayın Cüceloğlu.

Sonsuz Saygılar,

(isim soyadı)

Geçenlerde yazdım:

……. Hanım,

Amerika’dan döndükten sonra üzerinde çalıştığım bir kitabı bitirmek için yoğun olarak çalıştım. Bugün yavaş yavaş günlük yaşama geri dönmeye başladım. Sizin mektuplarınızı saklamıştım, yeniden okudum ve mahkeme sonucunu merak ettim. Bana mahkeme süreci ve çıkan karar hakkında yazın. Ayrıca nasılsınız, planlarınız nedir, onları da bilmek istiyorum. Sizden cevap aldıktan sonra benim sitede yazmayı düşünüyorum.

Dostlukla,

Şu yanıtı aldım:

Saygıdeğer Doğan Cüceloğlu Beyefendi,

… Mahkemede iki adet davam var; biri boşanma ve çocuk velayeti, ikincisi de eşimin Pakistan İçişleri makamlarına açtığı kanunsuz işlem ve görevi suistimal davası.

Benim davamda, eski eşim ve onun vekili 2 kez yazılı savunma haklarını kullanmadılar. İki hafta önce, mahkeme hakimi onlara 15 Ağustos tarihini, kendilerini savunsunlar diye verdi.

Onların bize açtığı davanın özetinde, annemin Türk Dışişleri kanalıyla, buranın İçişlerine, eşim hakkında verdiği şikayet dilekçesi. İki gerekçeli. Birincisi, eşimin bana fiziksel ve sözel şiddeti. Diğeri de, torunu olan, oğlumu dört yıldır eşimin, Türkiye’ye yollamaması. Bu dilekçe ile eşim İçişlerinde inceleme geçirdi. Rahatsız oldu ve bana davasını açtı. Avukatımın ifadesine göre bu davanın yersizliğini bir celsede kanıtlayacağız ve inşallah ve bizim dava dosyamızla birleştireceğiz.

Davamın bitme sürecini iki ay olarak belirtiyor avukatım. Davam bittiğinde planım, İstanbul’uma geri dönmek elbette. Oğlumla birlikte Türkiye’ye döneceğim günleri iple çekiyorum.

En son size yazdığımdan itibaren düne kadar dalgalar halinde soğuk savaş içinde, gergin bir yaşantım oldu. Ama her zaman streslerimin çıkış noktasını çok çabuk bulabiliyorum, Allah’a şükürler olsun.

İleride daha ayrıntılı yazacağım. Sitede yazma düşüncenizi de sevdim. Evrensel olan her katkıya varım.

Sizin cennetinizi biliyorum ve bende onu aynen kabul ediyorum. Ruh enerjiniz hiç bitmesin değerli öğretmenim.

Sevgi ve saygılarımla,

(isim soyadı)

Doğan Cüceloğlu (11/10/2009)

Yorumlarınızı Paylaşın

GÖNDER

0 Yorum

  1. Henüz yorum yapılmamış.

İlgili kitaplar

Güncel Video

Çaresizlikten nasıl kurtuluruz?

‘İyimser’ ve ‘kötümser’ olmak arasındaki fark nedir? Çaresiz mi doğuyoruz? Neden depresyona giriyoruz?