Bir Anne Çocuğunun Yaşamına İpotek Koyar mı?

"Bir evladın ailesini mutlu etmek için kendi yaşamından vazgeçmesinin önüne nasıl geçilir?"

Genç bir bayanla yazıştım. İlk mektubu şöyleydi:

Merhaba Hocam:

Geçenlerde konuşma yaptığınız üniversitede sizi dinleyenler arasındaydım. Son bir ayda yaşadıklarımı sorgulayan ve anlam veremediğim bir ruh haliyle (mutluluk, acı, hüzün, beklenti ve sonunda kabulleniş) sizi dinledim. 

Keşkelerin olmadığı bir hayat kurmak istedim kendime. Yaptıklarımdan değil yapamadıklarımdan pişman olma isteği ve arzusuyla el aleme inat yaşamak istedim. Ve böylede yaşıyorum. 

Beni üzen hayatta ender rastlayacağım ya da bir daha asla rastlayamayacağım özel bir iletişimin, ilişkinin ellerimin arasında akıp gitmesine göz göre göre izin vermiş olmak. Ailenin önemine vurgunuz çok güzel, ama bir evlatlarını kaybedip tek kalan evlatlarının üstüne düşen ailelerin, o evlatların hayatlarına, yaşam alanlarına, aşklarına, arzularına kenetlenmesi nasıl izah edilecek? Benim aklım almıyor. Bir aile için evladının mutluluğu ön planda olması gerekirken, nasıl oluyor da bu sahiplenmenin onu incittiği görülemiyor? Ölümü bu kadar yakından hissetmişken bu duygusal baskı nasıl açıklanır? Bir evladın ailesini mutlu etmek için kendi yaşamından vazgeçmesinin önüne nasıl geçilir?..

Saygılarımla.

Mektubu yazan kişiye, kendinden mi bahsediyorsun, yoksa seni ailesi için terk eden birinden mi, diye sordum. Bunu geliştirilmeye değer bir konu olarak düşünmüştüm. “Bu geliştirilemeye değer bir konu; yazarsan, açıklarsan, bunu bir makale konusu yapar, irdelerim,” diye yazdım.

Aşağıdaki yanıtı aldım:

Merhaba Hocam;

Öncelikle ilgilendiğiniz için teşekkür ederim. Size ve ekibinize mutlu seneler dilerim.

Size bahsettiğim mevzuda ben terk edilen oluyorum. Bu kelimeyi yazmak ne kadar basitmiş, siz kullanınca fark ettim, ama içeriğinin o kadar basit olmadığını da hissettirdi…

Hocam, eminim bu tür sorunlarla çok sık karşılaşıyorsunuzdur. Her ailenin olduğu gibi, sevdiğimin de ailesi, eminim ki, onun iyiliğini, her şeyin en iyisine layık olduğunu düşünerek hareket ediyordur. Terk edilen olarak o an anlamak istemedim, ama aradan zaman geçtikçe ve kabullenişten başka çıkar yol olmadığını gördükçe, anladım. 

Aile geçen yaz babasının kullandığı araba ile hem karşı taraftan bir kişinin hem de abisinin ölümüyle sonuçlanan bir kaza yaşamış. Aile bu kaza sonrasında tek kalan diğer oğullarını da kaybetme endişesiyle ya da ona bir şey olacak endişesiyle yaşıyor. 

Aile ile tanışma fırsatım olmadı, ama çevreden ve kendisinden duyduğum kadarıyla ve doğal olarak, psikolojik tedaviye ihtiyaçları var. Ancak dışardan yardım almak yerine buradan uzaklaşmayı tercih etmişler. Aile ülkeyi bir süreliğine terk ederek Almanya’ya taşındı. 

Benimle ilgili olan kısım o kadar da önemli değil; terk edilen olarak durumu kabul etmem gerek. Ben sevdiğim kişiden yaş olarak (3 yaş) büyüğüm. Aile büyük olduğum için beni tanımadan reddetti. 

Aynı ortamda görev yapıyoruz; her gün olmasa da görmem eksik olmuyor. Beni üzen sadece bu konu değil. Ailesinin yardıma ihtiyacı olduğunu o da kabul ediyor, ama buna rağmen hiçbir adım atılmıyor. 

Hocam anladığım kadarıyla aile, özellikle anne, oğluna hiçbir kadını yakıştıramayacak kadar el üstünde tutuyor. Bu aktardıklarımın notlarınızın arasında yer alması umarım aileleri tekrar düşünmeye sevk eder. (İsim soyadı.)

***

Aşina bir tablo mu?

Sanırım bu mektupta belirtilen tablo birçoklarımıza oldukça tanıdık, bildik geliyordur. Bu tabloda ben neler görüyorum, kısaca dokunmak istiyorum.

1- Ait olma birey olma dengesi: Benim “Keşkesiz Bir Yaşam İçin İletişim” kitabımda irdelediğim canın gereksinmelerinden biri olan “ait olma – birey olma” konusu ile ilgili bir durum olabilir. Oğlunun yaşamının direksiyonuna oturmuş bir aile (özellikle bir anne) onun için tercihler yapıyor. Sonuç, yaşanmamış bir yaşam. Mutsuz, anlamsız, güçsüz. Ve bu durumdan aile-anne herhangi bir rahatsızlık duymuyor. Böyle durumlarda genellikle kuşaklar boyu devam eden bir hastalık görürsünüz; muhtemelen annenin kendisi kendi yaşamının direksiyonuna hiç oturamamıştır (onun da ya annesi ya da babası ondan bunu mahrum etmiştir) ve kendi coşkusuz ve anlamsız yaşamının eksikliğini oğlunun yaşamının direksiyonuna oturarak gidermeye çalışıyordur. Bu konularla ilgili olarak daha bilinçlenmek isteyen okurlarım, İçimizdeki Çocuk ve Yetişkin Çocuklar adlı kitaplarımı okuyabilirler.

2- Mış gibi bir durum şüphesi: Bana mektup yazan bayan ilk mektupta, oğlan arkadaşıyla ilgili olarak, “hayatta ender rastlayacağım ya da bir daha asla rastlayamayacağım özel bir iletişimin, ilişkinin ellerimin arasında akıp gitmesine göz göre göre izin vermiş olmak” ifadesini kullanmıştı. Bu ifadeden anlaşılan o ki, konuştuğu kişi ile iyi anlaşabiliyor ve anlamlı bir paylaşımı var. O zaman şu akla geliyor: Annesi yaşamının direksiyonuna oturmuş bir insan bu kadar iyi bir iletişimi ve anlamlı bir paylaşımı nasıl gerçekleştiriyor? Gerçekten bu insanla iletimi ve ilişkiyi özel yapan ne? Bu konuda hiçbir ipucu verilmemiş; bilmiyoruz. Kendisinin bize “özel bir iletişim, ilişki” olarak aktardığı şey, cinsel bir çekim üstüne kurulu bir heyecandan başka bir şey olmasın? Bilmiyoruz. Kendisi farkında mı? Onu da bilmiyoruz.

Yukarıdaki alıntıda dikkatimi çeken şeylerden biri de, “özel bir iletişimin, ilişkinin ellerimin arasından akıp gitmesine göz göre göre izin vermiş olmak” sözü oldu. Burada dikkatimi çeken “izin vermek” ifadesi oldu. Bu ifadenin bana düşündürdüğü, bana mektup yazan genç bayanın denetleyici bir kişilik içinde olabileceği. Yani, “ilişkiyi ben denetleyeceğim ve yönlendireceğim yerde ilişkiyi annesinin denetlemesine izin verdim” gibi bir anlam çıkabiliyor. Eğer bu doğruysa, kendisi ileride kendi kızına ve oğluna, diğer annenin yaptığının aynısını farkında olmadan yapabilir.

Akla gelen bir başka olasılık da, genç adamın kızdan pek hoşlanmadığı ve o kırılmasın diye hoşlanmadığını açıkça söyleyecek yerde, olayı trafik kazası ve aile-anne kaygısıyla maskeleyerek ayrılması. O zaman da ortaya etik bir sorun çıkıyor; insanlar kırılmasın diye gerçekleri onlardan saklamak ne kadar doğru bir tavır? Eğer gerçekte durum bu ise, yani genç adam pek hoşlanmadığı bir kızla daha fazla görüşmek istemiyor ve o kırılmasın diye trafik kazasında kaybettiği ağabeyini, bu durum üzerine oluşan ailesinin-annesinin tavrını bahane olarak kullanıyor ise, o zaman suçlanan aile-annenin vebali kime yükleniyor? Gerçek durumu bilse yaşamdan öğrenebileceği bir şeyler olan genç bayan bu öğrenme deneyiminden mahrum kalıyor; bu mahrumiyetin vebali kime?

Gördüğünüz gibi ortamda bir “mış gibilik” var.

3- Psikolojik tedavi: Bana yazan genç bayan trafik kazasından sonra ailenin psikolojik bir sarsıntı geçirmesini doğal kabul ediyor ve profesyonel yardımı gerekli görüyor. Bu olgun ve uygar bir tavır. Bu tavrın arkasında insan sevgisi, insana ve insanın psikolojik sağlığına gerçekten değer verme yatmaktadır. Bu dileğin erkeğin ailesine ulaştırılamamış bile olması gerçekten çok bağnaz ve gayri medeni bir durum.

Böyle bir tedavi süreci başlasa sanırım şu durum ortaya çıkacak: kaza olduğunda arabayı kullanan baba idi, ölen oğlunun bunda kabahati yoktu. Sorumlusu baba olan bir kazadan sonra babanın yaşamının denetim altına alınması gerekirken, oğlunun yaşamının denetim altına alınmasındaki tutarsızlık herhalde görülmeye başlanırdı.

4- Üç yaş küçük erkek: “Ben sevdiğim kişiden yaş olarak (3 yaş) büyüğüm. Aile büyük olduğum için beni tanımadan reddetti.” Kadının erkekten büyük olması alışılagelmişin tersi oluyor; erkek egemen bir toplumda sık sık erkek kadından yaşlıdır, hem de büyük arayla. Bir aile beni tanımadan reddetse gücüme gider; o nedenle bana mektup yazan hanımefendinin bundan alınmış olması ve gücenmesini çok doğal karşılıyorum. Ama bence eksik olan yanı, bu durumu kuzu gibi kabul edip, “Ne yapayım ailem-annem böyle istiyor!” diyen bir erkeğin olması ve bu erkekten bulunmaz Hint kumaşı gibi bahsedilmesi. Gerçekten, bu ilişkiyi özel yapanın ne gibi özelikler olduğunu merak ediyorum. Siz okurlar merak etmiyor musunuz?

5- Paylaşma olgunluğu: Okurum, bana yazarak hayal kırıklığını, hüznünü ve yalnızlığını paylaşmış oldu. Ve umarım bu yazıyı okuyanlar konunun değişik boyutları üzerinde düşünme olanağı buldular..

Kendisine teşekkür ediyorum.

Doğan Cüceloğlu (04/02/2007)

Yorumlarınızı Paylaşın

GÖNDER

0 Yorum

  1. Henüz yorum yapılmamış.
Güncel Video

Çaresizlikten nasıl kurtuluruz?

‘İyimser’ ve ‘kötümser’ olmak arasındaki fark nedir? Çaresiz mi doğuyoruz? Neden depresyona giriyoruz?